7 Eylül 2012 Cuma

GEÇ/İŞLİ FİİLLER



“Merci pour le memoire!”

Günler gelip geçmekteler, kuşlar gibi uçmaktalar...
Geçinip gidiyoruz işte; ne olsun! Bizden geçenler ve bizim geçtiklerimiz arasındaki muhasebeye ömür mü diyorlar? Öyle diyorlar. Zaman geçiyor. Bir âmâ bastonunu tıkırdata tıkırdata caddenin karşısına geçtiğinde geçen şeydir zaman. Geçer elbet. Zaman ser; varlık yar’dır. İkisinden birinden geçmemek olmaz.
Bir şair*; Amentü’sünde eşref-i mahlukatı geçirdi çıvgınların, çıbanların, reklamların arasından. Geçirdi tarih denilen tamahkâr tüccarın kıyısından. Tam o esnada annem ince bir iğneye iplik geçirdi. Babam ölerek, hayatta kalma macerasını tarihe geçirdi. Uzak bir kır kahvesinde garson, tuzlu fıstıkları kabuklarından ayrı daha zarif bir kaseye geçirdi. Dikenli kabuğunda kestane, tuzdan bir bahaneyle iç geçirdi. Sonra bunlar da geçti an’ın toleranssız ölüm defterine.
Tüyleri küllü bozarmış kedinin önünden lifleri didiklenmiş bir yaprak geçti. Hangisi canlı, hangisi nesne pek belli olmuyordu. Kedi bin yıllık bir taşın üstünden sekerken, taştaki hafızayı sezmek için hiç şahit gerekmedi. Sonbaharın sonu, kışın başı: “Bir yıl daha geçti” demek geçiyor içimden. İçimden mi? İçim de ne biçim içmiş yani! Suni teneffüsler, “bizden geçti artık” diye inleyen gülün devrinden devrilişi, ömrümde bir kez olsun binmediğim kırmızı tramvay, “lâ”yı atlayıp doğrudan “si”ye geçen “sôl”. Her biri içimden gelip geçiyorlar. Her birinin bavulu hazır kapı ardında; geldikleri gibi gidecekler. Gittiler de. Huzursuzluğa yer açıldı içimde; içim münhal ve bu becayişle kendinden gayrımenkul.
İçi geçmiş bir kavunu andırıyor huzur; dıştan bakıldığında diri, dokununca cılkı çıkan. Geç kalmış işte. Huzur bekleyecek vapuru olmamaktır, huzurun önünden bellek ihanetle salınıp geçer. Merak geçip gider durağanlık tünelinde yolunu kaybederek. Mayalı bir zuhura kavuşur böylelikle huzur ve değdiği her nesneyi ürkünç bir devinimsizliğe sabitler. Ayağı sürçer aklın huzur karşısında; aşağılık bir tebessüme dönüşür rüya. Huzur müjde kovucusudur da. Öylesine ağır bir erginliği vardır ki, geçiştirilmiş replikten öte gidemez tazelik. Böyledir huzur: huzursuz bir uykuda sayılan koyunları semirten çiftlik. Huzur: ah ilahi bir matematiksizlik! Ama geçelim bunları.
Vazgeçmeli bazan; vazgeçebilmeli. Fakat ne tuhaftır, vazgeçmenin arifesine gelip pıhtı halinde bir iptilanın yerleşmesi. İşte huzurun ön şartı bundan huzursuzluk olmalı. Bir geçiş hali. Burada sınıfları doğrudan geçmek diye bir şey yoktur: İkmale kalırsınız. Biri gelecek zaman kipine ilişmiş uzak ya da yakın bir ihtimalden ibaretken, huzursuzluk geçmişin gümrah bellekle emzirdiği bir sırtlan yavrusu olarak vardır, oradadır, daimidir. Her geçen gün daha fazla emzirmek gerekir; emdikçe büyüyen sırtlan artık geleceğe de geçirir sivri dişlerini. Tarih yapıcı tek kabiliyettir huzursuzluk: Kitaplarda yalnızca diş izleri kaimdir.

Geçer. Geçecek. Beka; varlar alanının düşgücü belki yalnızca. Ne fenâ! Neler neler geçmedi ki? Yara geçti, daha önce de tenin aynı koordinatlarından bıçak geçmişti. Heves geçti, aynı havada bu semadan bulut da geçmişti. Bir genç adam, bir geçkin kadın geçti kayık içinde, bu sulardan bir vakitler çocuk bile geçmişti. Yollar geçti cebelleşen rakımı hiçe sayıp, yollar yol değilken üzerinden bir nice kervan geçmişti. Kar geçti, pus geçti, yas geçti; bu duvarlardan ses de geçmişti. Bunca geçişli fiil arasında yine de geçişsiz ve nezaketten yoksun bir yüklem ki hayat, dirimin utancından ölüm geçmişti. Ömür geçmişti.
“Geçmiş zaman olur ki, hayali cihan değer” diyorlar. Sanki cihanın kendisi bir hayalden fazlaymış gibi. Biz dünyanın patlayan mısırlarıyız tavasında; Güneşse yaşlı ve sıcak bir Helyum kahkaha! Hahaha! Hep birlikte kendimizden geçiyoruz.




*İsmet Özel