10 Haziran 2012 Pazar

TAHTADAN YAPTIĞIM ADAM


Mustafa Kemal’in doğduğu yıldı. İtalya’da bir adam; Carlo Collodi, bir kitap yazdı. Onun adı herkese çok aşina gelmeyebilir. Ama şimdi kitabının adını söylediğimde, “ya, evet” demeyecek birinin olduğunu hiç sanmıyorum: Pinokyo. Namı diger “Pinocchio”. Hani yaşlı Gepetto usta kiraz ağacından bir kukla oyar. Ama ağaç, bildiğimiz kiraz ağaçlarından değil, ormanın ruhunu taşıyan perili bir ağaçtır. Yapılışı biter bitmez, kukla Pinokyo bir insan evladı gibi konuşmaya başlar. Gepetto bağlanır ona öz çocuğu gibi; zamanı gelince de okula yollar. Gelgelelim; tahtadan yapılma bu insan tasarımı babası sayılabilecek Gepetto’ya öyle minnet duyan; akıllı-uslu bir çocuk değildir. Tembelliği, haylazlığı; herhangi bir ödev karşısındaki isteksizliği, sorumsuzluğu başına türlü işler açar. Her başı sıkıştığında yalan söyleyen Pinokyo’nun tahta burnu  yalanlarıyla uzar da uzar. Ki zaten onu masal kitaplarından ya da animasyonlardan anımsayanlar, kendisinden önce uzun burnuyla meşhur olduğunu söyleyeceklerdir ilkin.


İlk yayımından yaklaşık altmış yıl sonra Walt Disney'in  onu film kahramanına dönüştürmesiyle Pinokyo asıl evrensel çaptaki ününe kavuştu. Masalda, her ne kadar yalan-dolan, açgözlülük ve zevk ü sefaya düşkünlük ile ilerleyen süreç, tahta-çocuğun insanlığa evrilemeyişinin emareleri gibi sunuluyorsa da; bana kalırsa durum bunun tam tersi. Çocuk; ağaçtan bir parça olma halinden dışsallaşıp, insan olma haline yöneldikçe, tam da insana özgü  süfli işlerle tanışmakta değil miydi? Düşünün bir kere; hangi ağaç yalan söyleme kabiliyetine haizdir? Mevsimi gelince açar yapraklarını; “bu defa açmadım”diyemez. Ya da ne bileyim, hayatın dirimsel ödevi karşısında tembellik eden bir ağaç var mıdır? Güneş çıktığında yüzünü ona dönmeyen? Onlar; katışıksız varoluşun konusudurlar ve kendileri üzerine sefa da cefa da ekleyen inşalara dönük yaratılmamışlardır.

Oysa “insan olmak” eğer çaresizce sonul hedef olarak karşımıza koyacak ve Nietzscheci manada aşılması gereken bir tarihsel an saymayacaksak, biraz da bu süflî haller bileşkesi gibi görünüyor. Yahut mistik tabirle insan-ı kâmil ümidi telkin etmeyen; ne doğa ve ne de onu var kılan ruh bakımından herhangi bir “yaka”ya yakın olmak yerine kendinden menkul sıratında arz-ı endam eyleyen; durmadan kendi yasalarına toslayan insan, en fazla Pinokyo kadar insandır. Yani herbirimizin burnu birbirinden Pinokyo değil mi? Bu bakımdan pek çok nedenle hiç “evrensel” bulmasam da Borges’in kitabına ad olan “Alçalmanın Evrensel Tarihi” insanlığın tarihinin tastamam kendisi. Borges’in “alçak”lık dizgesine; kitabında serimlediği bu ‘infamia’lara yani alçaklara birer kahraman olarak neredeyse taptığı noktadan karşı olduğumu söyleyeceğim ki, bu hususta Ulus Baker’in şahane bir makalesi olduğunu gayet iyi hatırlıyorum*. Çünkü olmakta olduğu haliye “insan”a verilen her hazır teyid; bana kalırsa onun varoluş olanaklarına sırt çeviren bir ezberden başka birşey olmaz. Borges’in yaptığı ise tam olarak bu: ezber ve teyid. Gogol, Dostoyevski ya da Kafka’nın da düşkün; hatta düpedüz “rezil” kahramanları vardır. Fakat onlar, insan’ın olmakta olduğu halinden başka türlü bir varoluşun imkanına dair daima bir ümidi imlerler. Hani başka deyişle “suç ve ceza”nın olduğu bir dünyada, hiçbirimizin bu ecir ve fücurdan paçayı sıyıramayacağımızı söylerler ve ardından varoluşumuza kaynaklık eden yaralarla yüzleşmek gerektiğini.  

Pinokyo’ya yeniden dönecek olursak; işin aslı bu “yaradılış” öyküsünü adlı adınca anmaktan imtina etsem de bir yerlerden tanıdığımız gerçeğinden kaçamam. Öyle bir hikaye ki; insanın bağlı olduğu tümel varlık kipinden uzaklaşmasının dayanılmaz hafifliğine derin alegoriler içeriyor. Pinokyo, sirkte çalıştırılıp denize atılırken de, böcek öldürürken de, dolandırılıp hapse girerken de yeterince insandı. Hem de adam-akıllı bir insan. Ormanın ruhundan, kesildiği ağacından, budaklarıyla kurumaya başlayan tahtasından uzaklaştığı kadar insandı. Tüm insanlar gibi eksik, kastre bir insan ama. Bir ikmal, bir tekamül ihtiyacı duymadığı noktada ise yalnızca tahta bir kuklaydı pek çoğumuz gibi. Peki bu ikmali kim ya da ne ilham edebilir tahtadan yapılan adama? İşte tam burada “ormanın ruhu” ve onun hizmetindeki “orman perisi” girer devreye. Pinokyo’nun yapıp-ettiği cürümlerde gözüne parmağını sokmaz, müdahale etmez; fakat oradadır. Görüp duymakta ve köprüyle birbirine bağlanan yakalardan hangisine geçeceğini izlemektedir. Masal bu ya; sonunda Pinokyo bu ilhamı dikkate alır ve bütünüyle olmasa da süflî hayatın ötesine adım atar. Bu noktada Pinokyo, masal izleği gereği tam bir “insan”olurken; esasen bizim olduğumuz insanlık durumundan, bizden daha bahtı açık kurtulur desek yeri.

Kaynağından uzaklaşan her nehir cılızlaşır; evet bu doğru. Fakat öte yandan kaynağına sadık hiçbir nehir de asıl okyanusa ulaşamaz. Bana öyle geliyor ki; insan olma hali de böyle. Bizi var eden majör ilkeden uzaklaşmaktayız. Bu ırama esnasında, türlü ecir ve fücura da bulaşmaktayız; bir gerçek. Fakat başka türlü olabilir miydi? Bizi ağaçlar içinde bir ağaç; örümcekler içinde bir örümcek olmaktan farklı kılan “öz”ün zorunsal bir gereği belki de tüm bu yalpalayışımız. Sürçmeye yazgılı bir zamansal kipin ürünü olmak budur belki. Ancak; mühim olan yalpalama ve sürçmelerden azade bir yaşamın yargıçları olmak değil ki. Asıl mühim olan; verili halimizi nihai halimiz olarak ezber ve teyid etmemek. Bir tekamüle iliklerimize kadar ihtiyaç duymak. Alçak- kahraman oluşlardan geçerken, alçak olmayan insanlık durumlarının varlığından büsbütün ümidi kesmemek. “Ne yapalım biz de böyleyiz”leri ister Nietzsche’nin üst-insanı ile, ister kemalat ile aşma istenci taşımak hiç değilse. Bizi tahtadan ayıran, bahsi geçen masal bağlamında yalnızca bu olabilir gibi geliyor bana.


Nedir peki Pinokyo’dan varılacak o namütenahi yer? O yer şurası: mevcut haliyle insan parantezi kaynağına da ummanına da aynı uzaklıkta; trajik bir arafta sallanıp durmakta bugün. Bu namütenahi yer, “fluctuatio animi”; yani “ruh salınımı” içinde sarkaca dönmüş insanın mekanda yalnızca bir “ilinti”ye dönüştüğü yer. Pek çok insan, yersiz-yurtsuzluktan sözededursun; hakikat kimsenin sağlam bir yer-yurt sahibi olmadığına gelip çattırıyor bizi. Ne tahta, ne insan olabilmiş tahtadan adamlar için hayat nasıl da zor! Hala bir umut var mı? Elbette: zaten kıyamet, bu umudun bitmişliğine denir.


Asaf Haled Çelebi’nin çok manidar şiirlerinden biridir; “Tahtadan Yaptığım Adam” bilenler bilir. Varmak istediğim yerle; Asaf Haled’in dizelerinin son bölümünde vardığı yer tıpatıp aynı olduğu için bu şiiri seçtim:

tahtadan yaptığım adam
ne yemek yiyor
ne konuşmak biliyor
kaskatı gözlerle
görünmez yerlere bakıyor.

tahtadan yaptığım adam
hatırlıyor ki
bir zaman
nefes alan
ince ince yaprakları vardı
toprağı iştiha ile yiyen
liften
ince ince ağızları vardı.

tahtadan yaptığım adam
ağaçtan uzaklaştı
ve insana yaklaştı
yazık ki
ne insan oldu
ne ağaç.




Asaf Haled Çelebi: Tahtadan Yaptığım Adam/ “Om Mani Padme Hum” Adam Yayınları.