“Gerçek ütopya, durum meselesiz olduğunda; Olası ölümün koordinatları dahilinde çözümlenebilmesinin bir yolu bulunmadığında ortaya çıkar. Saf bir hayatta kalma güdüsünden yola çıkarak yeni bir mekan icat etmek zorundasınız.
Ütopya özgür bir imgeleme işi değildir.Ütopya içten gelen bir zorunluluk meselesidir.Onu tek çıkış yolu olarak hayal etmek zorunda kalırsınız ve bugün ihtiyacımız olan da budur.”
Slovaj Žizek
Eski Türkçeye “zulmet-i cehl-i iltizam” olarak geçmiş, hoş bir terim var; bugünkü söyleyişle “bilmesinlercilik” diyebileceğimiz bir tür “karanlıkçılık.” Batı dillerindeki tam karşılığı ise; “obskürantizm”. Bu anlayış, bilgi erişimini sistematik olarak karartma ya da kısıtlama çabası olarak özetlenebilir. Bilgiyi bir “talimat” metni biçiminde elinde bulunduranların, “malumat”ın kitleselleşmesine direnmesinde anlaşılmayacak bir yan olmadığı gibi, saygı duyulacak bir yan da yoktur. İşte en bilinir örneği, uzun yüzyıllar boyu Avrupa’nın dinsel ve entelektüel diline Latincenin egemen kılınması. Belki de obskürantizmin en enteresan antik örneğini eski Mısır uygarlığında aramak çok da beyhude olmayacak; çünkü tapınak rahiplerinin mabedlerin alt katlarında iklim ve astronomiye dair çalışmalarını büyük gizlilik içinde yürüttükleri biliniyor. Koca medeniyeti yöneten en ayrıcalıklı gücün erk kabiliyetine ek olarak “bilgi” olduğu düşünülürse, daha anlaşılır olabilir. Bizde de bilhassa hukuk ve tıp dilinin kendi bilimsel jargonları dışında “perdeli” bir yapı kullanıyor olmaları; üstelik bu dilin kısmen de olsa daha fazla kişi tarafından anlaşılması için yapılacak revizyonlara “şeytan icadı” mesabesinde bakmaları, tastamam obsküranist bir ‘lonca refleksi’ değil de nedir? Daha acıklısı; toplumu aydınlatma işlevlerine dönük olarak kendilerine “münevver” adı ihdas edilmiş entelijensiyanın zaman zaman obskürantizmi, toplumsal konumlarının zorunlu bir parçasıymışcasına bilinçli olarak terk etmekten kaçınmaları. Hiç değilse bir bölüm “aydın” söz konusu olduğunda, kullandıkları “sine qua-non/olmazsa olmaz”terim ve kalıpları tenzih ederek söylemeliyim ki, ortaya koydukları metinler aydınlatmak değil, karanlıklaştırmak maksadına hizmet eder gibi: Entelektüel rakımı, ‘anlaşılmıyor olma’ koduna bağlayan bir tuhaf bilgi topografyası hâsılı.
Başlığı Žizek olan bir yazıya niçin böyle bir girişle başladım peki? Çünkü bana kalırsa Slovaj Žizek çok yönlü entelektüel kişiliğine ve zengin çeşitlilikte konu ve kavram üzerine kabarık sayıda eser vermiş bir düşünür olmasına rağmen, obskürantizme düşmemiş oluşuyla da farklı bir öneme sahip.
O tarihte Yugoslavya’nın parçası olan, bugünkü Slovenya’daki Ljubljana kentinde doğmuş, altmışüç yaşında bir sosyolog ve filozof Žižek. David Lynch’in filmlerinin analizinden tutun, ekonomi politiğe; kültür endüstrisi eleştirisinden Lacan’ın yeniden okunmasına;Hitchcock'tan, Lenin'den Delleuze'ün 'organsız beden'lerine; ideoloji, mit, radikalizm,etik, kahramanlık,din gibi pek çok kavramın en az geniş bir özet kabilinden makaleler düzeyinde irdelenmesine kadar, spektrumu hayli geniş bir düşün adamı.
Bu akşam, CNN Türk televizyonunda C.Özdemir’in hazırladığı “Soru-yorum” adlı programın konuğu Žižek’ti. Tamamen bir rastlantı eseri karşılaştım ve kimi bölümlerini büyük ilgiyle takib ettim. Hem programcı ve hem de değişik katmanlardan izleyicilerin tüm sorularını büyük bir “konuşma aşkı” ile yanıtladı. Türkiye konusunda Avrupalı her entelektüelin ortalama bilgisinden fazlasına sahip olmadığını zarafetle sıkça yinelemesine rağmen; defalarca “Ay’dan Dünya’mız nasıl görünüyor” yollu soruya muhatab olmasının dışında bütün yanıtları olabildiğince içtendi. Üzerinde son derece sade ve basit bir tişörtle; alıştığımız akademisyen-aydınların “cool” görüntüsünden uzak, hayli sıcak bir profil çizdiğini eklemeden edemeyeceğim.
Kitle iletişim araçlarıyla alakalı yazıp çizdikleri dikkate alınarak sosyal medya konusunda kendisine sorulan soruyu; “tutkulu sevişmelerin dahil olduğu aşk”ın bitiyormuş gibi görünmesine dair duyduğu üzüntü ile açıkladı Žižek. Basit bir kamera aracılığıyla bedenini kamusal alana ifşa eden bireyin, kendi kişisel yalnızlık tarihine acıklı notlar düşmekten öteye gidemeyişi. Dan Brown’un çok-satan ve akabinde filme de alınan kitaplarını örnek göstererek, bu tarz hikayelerde iki karşı cinsin bedensel temasına en ufak yer vermeyişin; artık “aşka düşmek” deyiminin yerini, düşüş’lerin olmadığı tutkusuz beraberliklere bırakmasının basit bir örneği olarak ele alıyordu. Bu bence düşündürücüydü. Şiddet ile kolkola bir pornografinin sınırsız alanına arsızca sürgün edilen insani sevişme edimi, aşk bağlamının tamamen dışında, biyolojik bir tekniğe dönüştürülüp “Pazar”a sürüldüyse, hayatın geri kalan macerasına ayrılmış roman ya da filmlerde artık aşkın mütemmim cüzü olan sevişmeye ihtiyaç kalmıyordu demek.
Başka bir soru üzerinden, “iyi olmak nedir?” e verdiği yanıt da benim açımdan Žižekçe bir karşılıktı doğrusu. İyi olmak; bir insanın peşin‘varoluş’undan çok, ‘yabancı bir beden’ gibi, bir durumun değerlendirmesi için kullanılacak bir terim olabilir diyordu. “İyi edimler için mutlaka “iyi insan” olmak da gerekmez; pratiğiniz sizi bile şaşırtabilir.” diye ekliyordu ardından. İyi olmak; bu konuda alınmış özgür kararın sonucu ortaya konan bir ideal de değil esasında Žižek’e göre. “Teoride Freudyen olabilirim ama kendimi ve ‘insan’ı analiz konusunda doğrusu çok hevesli olmadım hiç. Derinlerde bir dolu günahla karşılaşabiliriz. Bunları görmek ister miyim bilmem. Mühim olan ‘iyi olmak’ şablonumuzu kendi dışımızdaki her durum ve insan davranışına uygulamakta diretmemek.”
Mor ve Ötesi müzik grubunun solisti de sosyolojik çözümlemelerin anahtar kavramı olarak sol tandanslı teorilerde tartışılmaz bir yeri olan “sınıf” terimini moda yaklaşımla “kullanışsız” bulmanın değerlendirilmesiyle ilgili bir soru sordu. Kendisini bütün o “dağınık” ve sahiden biraz da sistematiklikten uzak çalışma alanlarına rağmen, her fırsatta Marksist teori içinde değerlendiren Žižek için bu soru oldukça dikkatli yanıtlanması gereken bir soruydu bence. Ama neyse ki metinlerinden bunu hissettirmese de, oldukça “manevracı” bir dilsel kabiliyete sahip olduğunu bu program vesilesiyle fark ettiğim Žižek, ustalıkla kalktı sorunun altından. Şöyle diyordu özetle; bugünkü sosyo-ekonomik dinamiği doğrudan açıklamak konusunda “sınıf” terimini eski alışkanlığımızla kullanmak pek açıklayıcı olmayacaktır. Sözgelimi Somali gibi açlıkla burun buruna yaşamak zorunda kalmış pek çok yoksul ülkede işsizlik öyle boyutlara gelmiştir ki, buradaki insanlar bir lokma ekmek için adeta “n’olur biraz da beni sömürün” çığlıkları atmaktadır. O bakımdan “sınıf” bu sosyolojik durumu analiz etmekte yeterince kullanışlı olamayabilir demeye getiriyordu sanırım. Dedim ya; dilsel “manevra” kabiliyeti, hayranlık verici. Ancak bu tarz “ne şiş yansın ne kebap” nevinden dilsel manevralar bazan ortaya konan yemeğin “çiğ”liği sonucu da doğurabilir. Žižek de bana sorulursa pekala biliyor verdiği örneğin totolojiden öteye geçmediğini. Neden mi? Çünkü “sınıf” terimi, iş-güç sahibi proleterleri ve burjuva eliti ifade etmek için icat edilmiş bir terim değil ki bu örnek bakımından kullanışsız olsun. Tersine, “sınıf” terimi, ezen ve ezilen diyalektiğinin praksisine konu olan her durumda geçerliğini korur. Yoksul insanların sömürülmeye karın tokluğuna davet feryatları, her zamankinden çok sınıf kavramı ile açıklanmaya muhtaç değildir kim diyebilir? Bugünkü ekonomipolitik gidişat açısından “sınıf” kavramının teorik bazı revizyonlara gereksinim duyduğunu kimse inkar etmiyor zaten.Öte taraftan, özellikle Batı demokrasileri içinde “grev” olgusunun halihazırda aldığı tuhaf şekli irdelemesini oldukça mantıklı buldum Žižek’in. “Grev” diyordu Žižek; “artık çalışan, işçi sınıfının alt katmanlarının kazanımları için bir mücadele aracı olmasından çok, çalışanların; az sayıdaki imtiyazlı tabakasının aldığı kararlar uyarınca imtiyazlarını artırma maksadına dönük bir maksimizasyon düzeneği” Bu hakikaten üzücü olduğu kadar, görmezden gelinmesi zor bir gerçekliğe işaret ediyor.
Benim açımdan ilginç bir diğer soru da “utanmanın fenomenolojisi” üzerineydi. Žižek de bir hayli heyecanlandı soru karşısında. Soru sahibi, tam olarak şunu merak ediyordu; İnsanlığın bugün gelmiş olduğu noktada kendimizle gurur duymamızı neredeyse imkansız kılan bunca acı ve yoksunluk karşısında hala “utanç”duyma naifliğine bir ümit bağlayabilir miyiz? Hala insan mıyız’ın sorusu bir nevi. Žižek; ikirciksiz yanıtladı soruyu, umutluydu pek çok bakımdan: “Sinik insanların yeterince derine inebilirlerse, hala “utanç”duyabileceklerinden; utancın da insanlık ideali adına bir şeyleri kurtarabileceğinden umutluyum.”diyordu. Haklı olmasını dilerim elbette.
Türkiye özelinde güncel politik vaziyete dair sorulması beklenen bir dizi soru da soruldu. Kürt algısı, Ermeni olgusu, köktendincilik ve ulus devlet ikilemi, Osmanlı mirası, Avrupa Birliği ve “riya” pratiği gibi epey başlık altında sorulan sorulara normal koşullar altında Žižek’in verdiği yanıtları mutlu bir tebessümle karşılayacağımı umardım kendimden. Ama hiç de öyle olmadı. Bu durum, Žižek’in yaklaşım biçimine ve yorumlarına hak vermemekten ziyade, yine onu fazla ”manevracı” bulmakla ilgili sanıyorum. Hani Hoca Nasrettin’in “sen de haklısın”cılığına benzer, bana kalırsa gereğinden fazlaca yayvan yanıtlardı umumimiyetle. Yine de açık yüreklilikle belirttiği üzere; temel eğitimini Sırp bakışının ahkamınca tarih derslerinde “zalim Türk” imgesi eşliğinde tamamlamış biri olarak, “karşı kıyı”yı yeteri kadar merak eden bir aydın kimliğine kavuşmuş olması elbette Žižek’i Žižek yapan hasletlerden. Mevcut cumhuriyetimizi her ne kadar Osmanlının bir devamı addedilse de kuruluş aşamasında kimi “günah”lara yakıştırmanın Avrupa bakış açısı bakımından sekterlik olduğunu çekinmeden açıklaması bence önemliydi. Ulus-devlet modelinin tasarımcısı olarak Batı’nın eğer her ulus-devlet teşekkülünde olduğu gibi bir “günah” var ise; bunu yalnızca Türkiye özelinde değil, kendi modelleme tarzında da araması gereğini ortaya koyması da öyle. Buna ek olarak katıldığım bir diğer saptaması da şuydu: Bugün Avrupa’nın da kısmen muzdarip olduğu reel politik bağlamda, Türkiye örneğindeki haliyle “ulus-devlet mi; yoksa liberal İslamcılık mı?” ikilemiyle karşı karşıya bırakılmış bir halkın “ya…ya da…”ların saçmalığında debelenişi cidden acıklı bir durum çünkü.
Amerika’da Columbia, İngiltere’de Princeton Üniversiteleri de dahil dünyanın en saygın akademilerinde zaman zaman dersler veren;ülkesinin yeniden yapılandığı 90'lı yıllarda bir ara başkanlık için Slovenya Liberal Demokrat Partisi'nin adayı olarak bir ucundan siyasete de el atan, kendi ülkesinde sosyoloji enstitüsünde çalışan ve çok sayıda yapıt sahibi Žižek, her ne kadar kuramsal pozisyonunu sık değiştirse ve bazan “tutarsız” olmakla itham edilse de, yüzyılımızın en kayda değer düşünürlerinden biri kuşkusuz. Türkiye de dahil pek çok ülkede eserleri takib edilen Žižek’in şimdi de Hegel üzerine neredeyse bitecek olan bin sayfalık bir kitap hazırladığını bilmek mutluluk verici. Bir yönüyle muadilleriyle karşılaştırıldığında okuyucusu hayli fazla olan Žižek'in kendini “kasmayan” diliyle tam bir anti-obskürantist ve içten iletişim kurma becerisiyle “cool” değil sıcak biri olduğu muhakkak. Fakat bunca yapıtı ortaya koyan birinin insanlarla iç-içe bir tatlı sohbet erbabı olduğu izlenimi vermekten de ölçülü biçimde kaçındığı çok açık. Programın sonlarında kendisine “insan” parantezi ile ilgili sorulan soruya verdiği yarı müstehzi yanıt şu oldu nitekim: “Şimdi söyleyeceğim biraz ‘totaliter’ bulunabilir. İnsanlardan uzak kalmayı tercih ediyorum kısmen; tanımak için çabalamaya vaktim olmadığından belki. Çünkü yazmak istediğim pek çok şey var ve yaşayacağım fazla yılım kalmamış olabilir. Bilirsiniz totaliteryan anlayıştakiler soyut anlamda insanlığı severler ama somut olarak insan’a uzaktırlar. Ben de biraz öyleyim galiba; ‘insanlığı seviyorum!’ diyebilirim”






CNN'de son iki üç gündür programın tanıtımı dönüp duruyordu. Ben de tesadüfi olarak değil ama bilerek bekliyordum ve izledim programı başından sonuna kadar.
YanıtlaSilZizek'in "manevracı" olarak değerlendirdiğiniz her kesimi bir parça memnun etmeye ayarlı dili gerçekten canlı bir yayında olduğundan belki dikkat çekiciydi. Diğer taraftan bir "fun"düzeyinde olmasa bile Zizek hayranı sayabiliyorum kendimi. Şu ana kadar verdiği sayısız tematik-analitik eser, gıpta uyandırıcı ilgi skalası ve bilhassa Lacan çekiciyle put kırıcıcı olarak değerlendirildiği çalışmalarıyla şaşırtıcı bir adam.
Obsküranist yanına vurgu yapmanız da sizin şaşırtıcılığınız; tatlı bir şaşırtıcılık. Hakikaten onca terim ve kavrama atıf yapan birinin dünya çapında bu denli takipçisi olması belirgin bir "bilsinlercilik" çabasını gerektiriyor belliki.
Zizek; bildiğimiz Zizek'ti belki. Çoğunlukla kendisinden beklenen tarz yanıtlar verdi. Ama bu makalenizi özgün ve yararlanmaya açok kılmaktan uzaklaştırmamış. Üstelik programın yayınlandığı akşam böyle bir yazıyı yetiştirmiş olmanız da ayrıca övgüye değer.
sevgiler ve hürmetler nomen...
Kendi yorumumu okurken şimdi farkettim; "obsküranist yanına değişl, anti obsküranist yanına vurgu" yaptınız demek istemiştim. Böyle bir düzeltmeden sonra belki şunu da eklemeliyim hazır gelmişken; Beethoven'in 9. senfonisi'nden yola çıkarak Avrupa Birliği yapısını ve Türk tınılarının senfoniye dahil olması durumunda, senfoninin alacağı olası şekil üzerine Batı algısını aktarışını eminim eğlenceli bulmuşsunuzdur. Aşağı eklediğiniz müziğin de Bethoven değil Bach olması; üstelik de "Gavotte" seçiminizdeki ironi dikkatimden kaçmadı, çok beğendim yanıt verme tarzınızı. Bunu bilmenizi isterim ek olarak.
YanıtlaSilyazınıza göz attıktan sonra internetten seyretim Zizeki. Baba adamdır ya! Sevip sevmemek ayrı da küçümsenecek bi adam değil sonuç olarak.
YanıtlaSilHer yazdığını anladığımı söyleyemem ama çok içselleştirerek okuduğum yazılarıda az değil.
Ben Bach'taki ironiyi anlayamadım...olsun...
Her zamanki ağırtop yazılarınızdan olmuş hayranlık babında değil olabildiğince objektif bi değerlendirme.
Sevgili Nomen
YanıtlaSilTam şimdi başka bir kanalda yine Zizek var. Yazınızı okumuştum. Övgülerden fazla eleştirilere iştirak ettiğimi belirtiyim. O nedenle oldukça bakış açısı kazandırdı söyledikleriniz.
Teşekkür ederim bunun için.
Orlando;
YanıtlaSil9. Senfoni ile ilgili Zizek yorumunu ilgiyle dinlemiştim evet.Bach ile, "Gavotte" ile ilgili dikkatiniz de bu kez beni şaşırttı.
Çok teşekkür ederim fikirlerinizi paylaştığınız için.
Tuna;
Yapıcı sözlerinize müteşekkirim. "Baba" adamdır diyelim o halde Zizek.
E.Ozan;
Zizek üzerine düşünürken övgü ve yergi ayrılmaz bir ikili halinde gezmez mi hiç zihinlerde!
Teşekkür ederim yorumunuza.