1 Aralık 2011 Perşembe

MİRAT-I CÜNUN: DELİLİK AYNASI

Derdi dile bigâne vü mahrem güler, ben ağlarım
Özge belâ kim halime âlem güler, ben ağlarım

Esrar Dede



Herkes bir şeyin oyuncağı; kimi talihin, kimi suretin, kimi kelimelerin. Elleri var talihin; ipleri tutan, kibri var suretin kılıçtan keskin, vicdanı var kelimelerin: Talihin elleri tek hecesine bile  hiç uğramamış. Herkes bir şeyin delisi; kimi şarabın, kimi arzunun, kimi adaletin. O şarap ki bazan bin okka tartmakla sarhoş etmez de, tek damlasıyla mumdaki titrek alev olursun. O arzu ki, aklı düşman belletir, aslını kaybedişine ağlayan gölge olursun. Adalet? “Deli misin?” der; bir terazinin tam dengede durmasına yaradılış müsait değil!

Deliyiz. Türlü çeşit delilikler. Delilik; aklın verilerine sırt çevirme modu değil ki yalnız. Başka türden bir “akıl” kodunu şifreleme belki en fenası. Misal, acı olana tatlı deme temayülü. Biraz daha romantikleştirip, acıyı bal eylemek desek de bu çarpılmanın neresinde akıl arayacağız? Yine Mesnevi’den bir hikaye; Lokman Kıssası geldi  aklıma. Hani efendi ile köle kıyafet tebdil ederler de, Lokman efendisinin libaslarını bürünür. Halk içinde gezerken, Lokman kıyafetlerinden efendi gibi görünür de köle kılığındaki asıl efendi önüne gelen her yiyeceği önce Lokman’a tattırır. Yine böyle bir gün, karpuz ikram edilmiştir kendilerine. Efendi ilk dilimi Lokman’a sunar; “Bak bakalım tadına, nasılmış karpuz” der. Lokman, afiyetle yer; her edasıyla beğenisini ve karpuzun lezzetini ifade eder. O kadar imrenilesi bir iştahla yemektedir ki, efendi Lokman’a bir dilim, bir dilim daha neredeyse karpuzun tamamını yedirir. Geriye son bir ince dilim kaldığında; “Eh” der, “Bunu da ben yiyeyim bari”. İlk lokmayı ağzına götürmesiyle, boğazının yanması, dilinin kamaşması, midesinin bulanması bir olur. Derhal tükürür ağzındakini. “Ah Lokman ah!” der efendi; “Neden söylemedin de zehir gibi karpuzu sonuna dek lezzetliymiş gibi yedin? Neden yemem, yiyemem demedin?” Lokman’ın yanıtı şudur: “Canım efendim! Bugüne dek senin elinden öyle lezzetler tattım, senin sayende öyle güzel nasiplendim ki, bu karpuz zehir olsa bile acı diyemezdim. Senin elinden yedim.” İşte nerden baktığınıza bağlı olarak, Lokman da bir “deli” değil midir?

İnsanlar haleti ruhiyeyi; üstelik de yalnız kendilerininkini değil bilhassa kendilerine pek benzemeyenlerin ruh dünyalarını merak edegelmişlerdir. Bu konudaki literatürün genişliği de biraz buna delalettir zaten. “İyi ki ben bunlardan biri değilim”cilikle okuruz; yahut “demek bana benzeyen başka insanlar da var” sığınışıyla. Özellikle şöyle kabaca bizde mecnun, divane, deli, meczup gibi sınırlı adlandırmalar  olmasına rağmen, Batı literatürünün kavramsallaştırma ve adlandırma konusundaki zenginliği cidden şaşırtıcı gelir. Daha ince sınıflamalar, damgalamalar, adlandırmaların mevcut oluşu. Cümleten meraklıyızdır “delilik” hususunda yazılıp çizilenlere vesselam.

Yenişehirli  Hüseyin Avni (1126-1884)

Divan(e)  edebiyatı şairlerinin sonuncusu olarak kabul edilen bir zatın gazellerini okuyordum bir süredir. Derken yaşayışına ve diğer yapıtlarına karşı da bir merak oluştu. Şaşırtıcı bulduğum, ne yazık ki tamamlanamamış olsa da, mesnevi tarzında yazılmış bir eseriyle tanıştım. Daha önce hiç duymamıştım: Mirat-ı Cünun. /Delilik Aynası. Kullandığı o hiciv dolu dil, insanı gülerken düşünmeye davetleyen gözlemler karşısında hayranlık duymamak ne mümkün! Bu şair; Yenişehirli Avni’den başkası değildi.

Bugün artık Yunanistan sınırları içinde kalmış Larisse’de yani Yenişehir’de 1826’da doğan; Sıdkı Ebubekir Paşa’nın oğlu Avni’nin asıl adı Hüseyin. Arapça ve Farsçaya hakim olmasının yanında Rumcaya da vakıftı. Kaynaklarda onun adından ilk söz eden Muallim Naci olmuş. Çünkü bahis konusu eser tüm enteresanlığına rağmen yayınlanmamış yazık ki. Kendisi de bir Mevlevi olan Avni, Divan-ı Kebir’i elinden düşürmediği için mesnevi tarzına yakın hissetmiş olmalı kendisini. 639 beyitten oluşan Mirat-ı Cünun dışında yine tamamlanmamış bir diğer eseri de “Ateşgede”. Tamamladığı Divan ve Abname ise hatalı sunumlarla yayımlanmış yıllar evvel.

Mesnevi nazmında mutlak surette yer alan söz gelişi tevhid, naat gibi klasik girişler yok Mirat-ı Cünun’da. Kendisi de zaten eserini “garib” bir üslupla yazdığını teyid eder.*O yıllarda hakkında günlük bir gazetede çıkan en tafsilatlı makalede Avni’nin bu enteresan eseri “sehl-i mümteni”**olarak değerlendiriliyordu. Yazar toplumda farklı ve takıntılı davranışlarıyla dikkat çeken tipleri, mizahi bir formda analiz ediyor.Olayların tamamen kurmaca olarak anlatıldığı bu şiirsel eserde, kurmaca şöyle başlamaktadır: Yazarımız rüyasında, dışarıdan kale gibi korunmakta olan bir akıl hastenesinin duvarlarını aşmayı başarır. Hastanenin hastabakıcısı onu akıl hastalarının olduğu bölümlere götürür. O da her biriyle konuşarak ve gözlemleyerek bunları rüyasında kayda geçirir.


Mesnevi, baştan sona çok eğlenceli fragmanlar içeriyor. Meraklıları zaten bu yazılanlarla yetinmeyip, mutlaka esere ulaşmanın bir yolunu bulacaklardır. Benim dikkat çekmek istediğim nokta ise şu: Bugün toplumumuz içinde gayet “akilane” biçimde yaşayıp gitmekte olan bir çok “iddialı” tip; hatta meslek erbabı, Avni’nin “ayna”sından yansımıştı bu eserde. Dışardan bakılınca son derece “normal” görünen bu insanlara Mirat’ı tuttuğunuzda, bambaşka şeyler görmek hülasa. Ancak Avni de tıpkı yüzyıllar önce Erasmus’un yaptığı gibi; delilik ,divanelik deyip geçenlerden değildir. Onlardan alınacak ibretleri  zikretmeyi unutmaz mesnevide: “Tâm âkıl olamaz âkıller/Almayınca deliden uslu haber” Bir çok delilik tipolojisisi listeyen Avni; her birini yer yer konuşturmuş, bazan da onlara dair gözlemlerini birinci tekil şahıs ağzından sunmuş. Bana en ilginç gelen delilik tiplerinden bazıları şöyle:


Nizâm-ı Âlem Delisi: Bir lokma ekmeği yoktur yemeye; bu durumunu düzelteceğine, alemi nizama sokmaktır derdi kısaca.

Neme Lâzım Delisi: Nizam-ı alem delisinin tam tersi bir tip; dünyanın düzeleceğine bir damlacık inanç beslemez. Kaldı ki bu umurunda da değildir zaten.

Nasîhat Delisi: Şairimize göre delilerin en ikiyüzlüsüdür. Kendisi cehaletin zirvelerinde dolaşır, etraftakilere akıl dağıtır. Muskalarla, büyülerle, gelecek olası felaketlerden yalnız kendisinin haberdar olduğu riyasıyla kimi zaman halkı kandırır.

Şeci(Kahraman): Bu tiple kastedilen daha ziyade “kabadayılık” taslayan, etraflarına korku saçan, zamanın “Rüstem”i olan kişiler.

Süvâri: Bu tip ise, kafasını atlara takmış; ömrünü atlardan başka bir şey düşünmeden geçirmişleri tarifler. Bu takıntının yerine pekala başka obsesyonları da koymak mümkün.

Zen-dost: Bugünkü manada kadın düşkünü, “zampara”.

Gulampâre: Bir cins olarak kadınlardan nefret edip, her bakımdan erkeklere yakınlık duyan erkekler. Avni şiirinde şöyle anlatır:

Dahi bir köşede oğlân delisi
Pir-i mekteb gibi sıbyân delisi

Olsa âlemde eger imkânı
Katl-i âm eyler idi nisvânı

Tabib: Kendisi doktor olmadığı halde, her derde deva olduğunu iddia eden sahtekar hekimlerdir kasıt. Onlar ki bazı yaraları iyileştirmek şöyle dursun, depreştirirler. “Öyleleri var idi ki” diyor mealen Avni; “Diş ağrısına kadın gözyaşını salık verirler; göz ağrısına ise kerpeten ile girişirler”:

Var idi bir de tebâbet delisi
Hasta derdi ile illet delisi

Dişe vaaz eyler idi çeşme-zeni
Gözde kullanmış idi kerpedeni

Müneccim: Günümüzde de “falcı, medyum” adı altında, gelecekle ilgili kehanetleri için insanları aldatan tiplerin bir eşdeğeri. Astronomi ilminden bihaberlerse de, konuşmalarında yıldızlar düşmez ağızlarından.

Keramet Delisi: Bu tipleri bir parça üstü örtük ele almış Avni. Kendisi bulunduğu hal’in sırrına erememiş kimi tarikat ehli kastedilerek aleme keramet saçmaya kalkışan kendini bilmezler ima edilmiş. Bülbül olup şakıyanların kaçı gül kokusundan haberli?

Gülşen-i şevkine olmuş bülbül
Almamış anda dahi şemme-i gül

Obur: Açgözlü ve oburlar da dikkati çeken tiplerden. Dünyayı yese doymayacak; yedikleri arasında lezzet ayırmayacak “ekül” kısmı idi bunlar:

Kendisi kepçe idi belde kazan
Şehri devr eyler idi hân-be-hân

Adına dirler idi Hâcı Nohud
Kârı her süfrede de olmak mevcûd

Buna benzer yaklaşık otuz farklı deli tipi ile ilgili ayrıntılı, bir o kadar hiciv gücü yüksek yüzlerce beyit. Mal delisi, Vehham (kuruntulu), Anut (inatçı), Havadis delisi, Geveze, Hasud, Tembel, Zalim…Her biri ayrı ayrı tariflenir; bu yapılırken de bugün sık sık kullandığımız  çok sayıda atasözü ve deyim kullanılır.Hukuku da alaya alır Avnî: Davaların bu denli uzamasını, müzikteki kimi usul ve makamlara benzeterek, kendince analizler yapar.

Zamanımızın gözde ruhbilim kitapları; hele misal E. Yalom’unkiler gibi popularize edilenleri elbette her devir çok okunacak. Avni’nin şiirsel yetkinliği kadar ruhsal çözümleme yetkinliği olduğunu kimse iddia edecek değil. Bununla birlikte; yaklaşık yüzelli yıl önce kaleme alınmış bu satırlar; hiç değilse akademik olarak psikoloji okuyanlar arasında, yahut basılan bir kitabın önsözünde yer alarak  meraklı insanlar arasında şu ankinden daha fazla bilinir olmayı hak etmiyor mu? Nasıl bir millettir ki, kendi nesline bu denli ağyar  olmuşken, dünyayı kucaklamayı diler? Benim şaşarak baktığım reel toplumsal durumlardan biri bu. Ben; yüzlerce psikoloji kitabını kapsayan bir külliyatla karşılaşmışken; Yenişehirli Avni’nin Mirat-ı Cünun’uyla daha yeni karşılaştığıma nasıl memnun olabilirim? Denebilir ki: “Arayan bulur” Evet arayan bulur elbette; ancak bu nevi eserler yalnız profesyonel ilgilere yanıt olmak üzere tasarlanmış yıllıklarda, akademik tez çalışmalarında yahut taşra üniversitelerinin Türkoloji dergilerinde sıkışıp kalırsa, bulmak hani o kadar da kolay olmayabiliyor. Kaldı ki; aklımda yazmak için tuttuğum birkaç  değerli yazın insanıyla birlikte bilhassa Yenişehirli Avni, bana kalırsa az insanın ilgisine mazhar olacak çapta bir şair hiç değil.Yoksa biz de onun ötüp durduğu halde, gülden bihaber bülbüllerinden miyiz?

Erasmus (1465-1536)

Avni ile Hollandalı Erasmus arasında bir yazınsal bağ kurmak hayli ilginç bir deneyim olsa da, ben şimdilik Deliliğe Övgüler yazan Erasmus ile Avni’yi gölgelemek istemiyorum. O da son derece humorik bir üslupla eserini yazmış; hatta o dönem çok yakın arkadaş olduğu Thomas More’a adadığı kitabının önsözünde bilhassa Kilise ile ilgili bölümler için ondan esprili bir anlayış beklemişti.Yine tıpkı Avni gibi delilikle kimi ortak  kavramları ilişkilendirmişti ki Avni’nin Erasmus’u okuyup okumadığı benim fikrimce eserini daha önemsiz kılmaz:

“Cariyelerim dedim, onları da size tanıtmak gerek. Şurada size küstah bir tavırla bakan özsaygıdır. Yüzü hoş ve elleri alkışa hemen hazır olan şu öteki Yüze Gülme’dir. Burada, unutmanın tanrıçasını görüyorsunuz; bakınız uyumaya başlıyor ve şimdiden daldığı görülüyor. Daha ötede tembellik, kollarını kavuşturmuş, dirseklerine dayanıyor. Şehvet’i çelenklerinden, gül tacından ve süründüğü nefis kokulardan tanımıyor musunuz? Her tarafa hayasız ve kararsız bakışlarını gezdiren birini de görmüyor musunuz? Bu, Bunaklık’tır… Derisi pek parlak, vücudu pek semiz ve tombul olan şu öteki de Zevküsefa tanrıçasıdır. Fakat bu tanrıçalar arasında iki tanrı görüyorsunuz: Bunlardan birisi Komos (Greklerde ziyafetleri izleyen içki alemlerini simgeleyen bir kişilik. Sanatçılar tarafından uydurulmuştur) diğeri Morpheus’tur (Rüyalar tanrısı: Gece ile Uyku’nun oğlu). Bu sadık hizmetkarların yardımıyladır ki ben evrende ne varsa hepsini devletime tabi kılar, dünyayı idare edenleri idare ederim.”***

 Erasmus; doğrudan kişileştirip konuşturduğu “Delilik”in sonunu şu sözlerle bağlamıştı. Sanırım aynı sözler, Avni’den bahis açan bir yazı için de uygun son sözler olacaktır:

“Görüyorum ki bir son söz bekliyorsunuz ;eğer burada size söylediğim bütün gevezelikleri hatırladığımı sanırsanız ,gerçekten çok yanılırsınız. Grekler eskiden, belleği fazla iyi olan davetliden nefret ederim derlerdi. Ben de size şimdi her şeyi hatırlayan bir dinleyiciden nefret ederim diyorum. Elveda; Delilik’in yüksek ve aziz dostları! Beni alkışlayınız; size sağlık ve güzel günler dilerim.”



Zenginin sözüne beli diyorlar
Fukara söylerse deli diyorlar
Zamane şeyhine veli diyorlar
Gittikçe çoğalır delimiz bizim
(Şarkışlalı Serdari)


NOT: M Kayahan Özgül, Yenişehirli Avnî, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1990
Muallim Naci: Yadigar-ı Avni
A.Ü.Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi Sayı 39, Erzurum 2009. Prof. Dr. Hüseyin AYAN Özel Sayısı

* Tâ kabûl ide havâss ile avâm
   Virdim üslûb-ı garîb üzre nizâm

** Sehl-i mümteni: Yazılması ve söylenmesi kolay gibi görünen ama taklidine kalkışınca zorluğu anlaşılan şiirlerde   görülen bir tarzdır.
***Erasmus: Deliliğe Övgü Çev: Nusret Hızır; Kabalcı Y. 1992